TARİH, YEREL TARİH VE KENT MÜZELERİ

Prof. Dr. Yusuf OĞUZOĞLU

 

 

Tarih'in bilim haline gelmesi

Bugün yaşamakta olanlar, kendilerine şimdi içerisinde bir yer bulmak, bugünkü ve gelecekteki yaşam biçimlerini sosyalleştir­mek için bir öncekine geçmişe gerek duyar­lar. Bu yüzden, bireyler bugünlerinin ve ya­rınlarının kökenlerini dünde bulmak ihtiyacındadırlar. Bir bakıma tarih kısmen insan­ların kimliklerini yaratma tarzıdır.

Ancak, tarihçinin üstünde çalıştığı geç­miş, ölü bir geçmiş değildir. Belli bir anlam­da bugün hâlâ yaşayan bir geçmiştir. Geç­miş bir eylem, tarihçi onun ardında yatan dü­şünceyi anlamadıkça ölüdür, anlamsızdır. Bu aşamada, tarihçinin belleğinde geçmişin yeniden kurulması, deneysel kanıtlara da­yandırılması gerekir.

Batı dünyasında, tarihsel yöntem ve dü­şünce 19. yüzyılın başında köklü bir değişim geçirdi. Aydınlanma devriminin Almanya'daki önderlerinden Alexander von Humboldt'un (öl. 1859) amacı, bilgili ve sadık yurt­taşlardan oluşan bir toplumun temeli olacak kapsamlı bir entelektüel ve estetik eğitim sağ­lamaktı. Bu bağlamda, Gymnaisa ve üniver­siteyi ıslah etmek istiyordu. Birincil işlevi öğretim olan üniversitenin tersine, Berlin Üni­versitesi, öğretimin araştırma yoluyla veril­diği bir merkez olacaktı. Leopold von Ranke (öl. 1886), 1825'te Berlin Üniversitesi'ne bu niyetle davet edildi. Ranke, daha önce yazılmış tarihleri, kullandıkları kayıtları eleş­tirel bir gözle inceleme konusunda tümüyle başarısız olmakla suçluyor; birincil kaynak­lara dayanmayan her türlü tarih yazma giri­şimini yadsıyordu. Ranke'nin amacı, tarihi profesyonel olarak eğitim görmüş tarihçiler tarafından icra edilen pozitif bir bilime dö­nüştürmekti. Tarih, hem bir bilimsel disip­lin, hem de bir kültür kaynağı olacaktı. Hi­kâyeciliği saf dışı bırakan Voltaire'in (öl. 1778) Akıl Çağı'nın ürünü olan nedenselliğe daya­lı tarih anlayışı, Ranke ile daha işlevsel ve ku­rumsal bir noktaya taşınmıştı. 19. yüzyılda tarih araştırmaları profesyonelleşmiş ve bu araştırmalar üniversite ve araştırma merkez­lerinde yoğunlaşmıştır.

Tarihin bilimsel bir disiplin olması, tarih­çinin kendi çalışmasında bilimsel ve edebi söylem arasında ve de profesyonel tarihçiler ile amatörler arasında keskin bir ayırım yap­masını gerektirmiştir.

Tarihin bilim olarak ortaya çıkışı, toplum­daki yapısal dönüşümlerin bir sonucudur. Bu aşama, hem yöntemsel değişikliklere yol açmış; hem de tarihin ilgilendiği konular, si­yasal ve dinsel olaylardan, toplumsal ve eko­nomik olaylara kaymıştır. Ayrıca, bunların sunuş biçimi de değişerek, olayları betimleyici bir anlatımdan, açıklayıcı bir tarza geçil­miştir.

Tarih bilinci denildiğinde, geçmişe dönük değil, geleceğe bakan bir tarihin farkında ol­mak anlaşılmalıdır. Birey, tarih bilincine sa­hip ise, geçmişin yorumlarını, güncele iliş­kin algılamaları, geleceğe yönelik beklentileri ilişkilendirerek yaşamını bir süreklili­ğe oturtabilecektir. Çağımızda küreselleşen ve yerelleşen bir dünyada bireyler çok kim­likli hale gelmektedir. Farklılıklar ve bunla­rın yeniden üretimi, bir sorun olarak değil, toplumların zenginliklerine katkı yapacak biçimde değerlendirilmektedir. Ayrıca yerellik, çevre ve iklim gibi yeni konular ile dün­ya ekonomisinin küresel gerçekleri tarihe du­yulan ilgiyi ve tarih araştırmalarını etkile­mektedir.

Bu sayede bilim, bilinci tetikleyen bir ol­gu haline gelmiştir. Bilinç; zihin, duyumsa­ma, duygulanım, arzulama, irade ve vicda­nın tarihsel-toplumsal koşulların değişme­siyle hep değişen farkındalığı olarak tanım­lanabilir. Bilinç tarihseldir.

Tarih ve bilim

Bilim ve akıl, toplumsal yaşamda uygar­lığın yolunu açan olgudur. Siyasal düzenin ve toplumsal istencin katkısı ile, bu sayede insanlık tarihinin çeşitli süreçlerinde mutlu ve refah içinde yaşanmıştır.

İnsanın bireysel gelişmesi ve toplumsal atılımlar, yeni keşifler ile birlikte oluşmuştur. Bu noktada, aklın yol göstericiliğinde, bile­rek, bilinçli çabalar göstererek insanlığa ya­rarlı şeyler üretilmiştir. Bu oluşumu analiz eden düşünürler, yeni şeyleri üretmenin ye­ni kavramları edinmenin deneyden, algılamadan, yani bilmekten geçtiğini belirlediler. Yani görgül (ampirik) ayrıntılara inilerek ça­lışmak uygarlık yolunu açmaktadır.

İşte bu noktada, aklın güncel yaşama gir­mesi bir bakıma sistematize edilerek bilim­sel sonuçlara dönüşmektedir. Bilim insanlık yararına sorunları çözmeyi amaçlayan bir ol­gu olmuştur. Bilimsel verilere ulaşmak an­cak sağlam bilgiye ve sürekli çalışmaya bağ­lıdır. Bilim adamları sorunları çözmenin ya­nı sıra verileri bir araya getirerek onları ana­liz ederek işlevsel sonuçlara ulaşırlar.

Bilim, bir rasyonel (akılcı) düşünme tar­zının ürünüdür. Aydınlanma çağı ile birlik­te bu aşamaya gelinmiştir. Ancak rasyonel düşünme, tek başına yani deneyimden ba­ğımsız bir halde bilimsel bilgi üretemez. De­ğer yargılarından arınmış olmak bilim yap­manın temel koşuludur. Bu da metafizik, teolojik, dinsel ve ahlaksal her türlü değer yargısını paranteze almak anlamına gelir. Bun­lar elbette yadsınamaz. Ancak sosyal bilim­ci bu olguları birer toplumsal ürün olarak gö­rebilmelidir. Bunların ortaya çıkış nedenle­ri kadar, yol açtıkları sonuçlar da nesnel bir şekilde araştırılmalıdır. Bilimsellik ancak bu yolla sağlanır. Bilim ile ideoloji farklı şeyler­dir. İdeolojiye sığınan bilim, bilim olmaktan çıkar.

Martin Heidegger, bilimin yeryüzünde önceden hiçbir zaman karşılaşılmamış bir güç geliştirdiğini belirtir. Ünlü düşünür, bi­limlerin modern yaşamın tüm örgütlenme biçimlerinde giderek daha belirleyici olduk­larına dikkati çekmektedir. Endüstride, tica­rette, eğitimde, politikada, savaşta, her tür­den gazetecilikte bu kesişmeyi gözlemek mümkündür. Heideger'in "düşünme"si, mantıksal, soyutlayıcı ve nedenselci sınırla­ma içermez. "Düşünme" yalnızca bir aydın­lığa çıkarma, bir "Varlık'ı aydınlatma" etkin­liği olarak betimleyici ve anlatıcı olabilir. Heideger için sorulacak ilksel soru, daima "na­sıl" sorusudur; niçin-neden sorusu değildir.

Çağdaş eğitimin öngördüğü insan mode­li, üretken, verimliliği yüksek, teknolojik bil­gisi gelişmiş bir bireyin yetiştirilmesine da­yalıdır. Bireyin artan önemi, daha fazla bil­giyi ve aklın önemini beraberinde getirmiş­tir. Katılımcılık, yaratıcılık, esneklik, küçül­me, iletişim gibi olgular elektronik mucize­nin öncülük ettiği yeni dönemin sloganları olmuştur.

Enformasyon /Bilgi toplumu olmak, iletişim-etkileşim-öğrenim-katılım-araştırma-üretim ekseninde kurumlarını ve bireylerini toplamayı başarmak ve bunu kendi tekno­loji yeteneğine dayalı olarak kesiksiz sürdü­rebilmek koşuluna bağlıdır.

Tarih ve kültür

Kültür, toplum halinde yaşayan insanların kendi niyet, amaç, değer, ülkü, çıkar, gi­bi birikimleriyle gerçekleştirdikleri her şey­dir. Bu her şeyin içinde, temel öğeler olarak dil, sanat, bilim, teknik-teknoloji, ekonomi, din, ahlak, siyaset, devlet ve hukuk yer alır. Kültürün genel bir tanımı yapılabilse de, genel-evrensel bir kültürden fiilen söz edile­mez. Dönemlere, çağlara bağlı olarak tekil kültürler vardır. Her tekil kültür kendi mirasını bir sonraki kültüre belli oranlarda ge­çirmekte, fakat esasta her kültür biricik kal­maktadır.

Tarih akademisyenliğinde kültürel bir dö­nemece gelinmiştir. Geleneksel siyasal ve as­keri içerikli ("kılıç kalkan") tarihin tersine, kültür tarihi önem kazanmaktadır. Çağdaş tarihte, kültürün kavram ve terminolojisini temel alan, insan odaklı yeni yaklaşımlar öne çıktı. Bu bağlamda, dilbilimsel yaklaşım; ta­rihin psikolojik, somatik ve cinsiyete ilişkin yanlarını içeren modern antropoloji ve kül­türel Öteki'ne duyulan yoğun ilgiden kay­naklanan dışa dönük yaklaşım belirtilebilir.

Kültürün yaşanması, izlenmesi, sürdü­rülmesi ve kayda geçirilmesi de önem taşımaktadır. Kültürel haklar kişi bağlamında: "kültüre ulaşabilme ve katılabilme" olarak düşünülürken; (örneğin konferans, konser vb verme-dinleme; resim, heykel vb yapabil­me, sergilere gidebilme), daha geniş boyut­ta ise, ulusların-grupların, kendi kültürleri­ni yaşatma olanağına sahip olmalarını içer­mektedir.

Bilimsel düşüncenin gelişmesi ve ulusla­rarası topluluğun bilinçlenmesi sayesinde kültür kavramı genişlemiştir. Kültür, bir top­lumu ya da toplumsal grubu niteleyen mad-di-manevi, düşünsel-duygusal ayırıcı özel­liklerin tümünü kapsar hale gelmiştir. Artık bu kavram, sanatın ve edebiyatın ötesinde, yaşam biçimlerini, üretim tarzlarını, temel insan haklarını, gelenekleri ve kişisel ya da grupsal inançları kapsamaktadır. Tarihsel bağlamda ise kültür, bir topumun zaman için­de tüm yarattıklarını ve yaratmaya devam ettiklerini içerir. Bu noktada, bireylerin kollektif duyarlığı ile hayal gücü önem kazan­maktadır.

Tarih ve çevre

Çevre kavramı, "insan ve diğer tüm can­lı varlıkları ile birlikte doğanın ve doğadaki insan yapısı öğelerin bütünü" olarak tanım­lanır.

Tüm doğal varlıkları ile insanın tarih bo­yunca yarattığı uygarlık, tüm insanlığın or­tak varlığı olarak kabul edilmektedir.

Tarihi ve kültürel çevre, birey ve toplum yaşamı için gerekli bir olgu olarak görülmek­tedir. Kültürel çevre, doğaya biçim verilerek sosyal, ekonomik, estetik, moral ve siyasal yeni bir oluşum yaratılmasıdır. Yapay çev­re, aynı zamanda, yaratıldığı dönemdeki top­lumların bilgi, teknoloji ve toplumsal değer­lerini yansıtır. Bu nedenle, ortak kültürel mi­rasın da kaynağıdır.

Her toplumun değişik evrelerde yarattı­ğı kent mekânları, kültürün maddesel kalın­tılarını oluşturur. Toplumsal, ekonomik ve kültürel birikimin simgeleştiği. tarihi çevre, geçmişten günümüze uzanan maddi ve ma­nevi değerler sürecini günümüze taşımakta­dır.

Hem ulusal hem de küresel bir sahibiyet kazanan çevrenin korunması yasal güvence­ye alınmıştır. 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Var­lıklarını Koruma Kanunu kapsamında, taşı­nır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarının muhafaza, bakım, onarım, restorasyon, fonk­siyon değiştirme işlemleri; "koruma" ve "ko­runma" ile ifade edilmiştir. Taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarının muhafazaları veya ta­rihi çevre içinde yaşatılmaları için koruma alanları öngörülmüştür.

Tarihi çevrenin korunması çağımızın önemli bir değeri haline gelmiştir. Bu bağ­lamda varlıklarını ve yararlılıklarını arttıra­rak sürdürmelerinde, kamu ve toplum yara­rı görülen değer ve varlıkların üzerinde ti­tizlikle durulması gerekmektedir.

Ancak, kültür ve tabiat varlıklarına de­ğer verme, tek başına koruma için yeterli de­ğildir. Korumanın tam anlamıyla sağlanabil­mesi için, yasal düzenlemeler, maddi olanak­lar ve daha da önemlisi toplumsal istenç (ar­zu) gereklidir. Bireylerde bu konuda bilinç yaratılmasından korumada etkinlik ve sü­reklilik sağlamak mümkün değildir.

Tarihsel çevrenin korunması, bireylere sağlıklı bir tarih bilinci kazandırmak için ge­reklidir. Kültürel kalıtımın gerçekleşmesi ne tarihsel geçmişin izlerini taşıyan bir çevre katkı yapar. Koruma, aynı zamanda kültür turizmi için de gereklidir. Bu bağlamda, ko­runacak varlık ya da yerlerin önceliğini tu­ristin beğenisi saptamaktadır.

Eski yapıtların korunması ile şehir plan­laması arasında da yakın bir ilişki vardır. Ko­ruma var olan değerlerle, planlama gelecek­te yaratılacak değerlerle ilgilidir. Planlama, bireyin yaşam ortamını kolaylaştıracak, rahatlatacak çözümleri içerir. Tarihsel yapının estetik özü bu amaca katkı sağlamaktadır.

Ülkemizde korumacılık sorunlarla karşı karşıyadır. Tarihsel çevrenin siyasal ve eko­nomik amaçla kullanılması ve uygulamala­rın uzmanlar yerine yöneticiler tarafından yönlendirilmesi, ilkesel yaptırımları engelle­mektedir. Tarihsel çevrenin, kamu yararı ön­celiği ve bilimsel ilkeler izlenerek düzenlen­mesi yerine, siyasal öncelikler ve bireysel çı­karlar doğrultusunda biçimlenmesine izin verilmemelidir.

Yerel tarih /kent tarihi

Ulusal, uluslar arası, siyasi, askeri ve dip­lomatik gelişmeler kuşkusuz insanlık tarihi­nin bir parçasıdır, ama sıradan insanın faali­yetleri ve çevresi de aynı şekilde insanlık ta­rihinin bir parçasıdır. İster bellek, ister tarih nitelemesi yakıştırılsın, geçmişe ilişkin iyi bir kavrayış ulusal ve uluslar arası gelişmeleri olduğu kadar yakınımızda olup bitenleri de bilmeyi ve tanımayı gerektirir.

Kişinin kendi geçmişi, kendi topluluğu ve ailesinin geçmişi o kişi üzerinde daha önemli bir etkiye sahip olmuştur. Bu geçmi­şi öğrenmek, kişinin belleğini güçlendirebileceği gibi, yaşamı üzerindeki etkileri anla­makta kendisine yardımcı olabilir.

Yakınımızdaki tarihle ilgilenmek, içinde bulunduğumuz çok değişik durumlarla na­sıl baş edeceğimiz konusunda düşünme ola­nağı verir. Geçmiş yıllarda, bir ailede, örgüt­te, kentte ya da toplulukta neler olduğunu ortaya çıkarmak, içinde bulunulan koşulla­rın kökenini ortaya koyar ve değişimin ne­denlerini açıklayabilir. Belirli bir süre içinde koşulların nasıl bir evrim geçirdiğini incele­mek bakış açısı ve aydınlık getirebilir.

Türkiye'de yerelin ve kentin tarihinin önem kazanması 1870'li yıllarda görülür. Bu bağlamda, İsmail Beliğ Efendi'nin Tarih-i Bur­sa (1871), Lamii Çelebi'nin Şehrengiz-i Bur­sa (1871), Şakir Şevket'in Trabzon Tarihi (1873), Lütfi'nin Şam Tarihi (1883) örnek gös­terilebilir. Büyük kentlerde görülen modernleşmenin etkisi, vilayet matbaalarının kurul­ması, vilayet salnamelerinin yayımlanmaya başlanması, belediyelerin kurulmaya başlan­ması bu süreci etkilemiştir.

XX. yüzyılın başlarında seyyahların sayıca artmaya başlaması ve kent rehberlerine duyulan gereksinim, Mustafa Ziya'nın Rehnumay-ı Bağdat (1896), Mustafa Suad'ın Ha­ritalı istanbul Rehberi Yahut İstanbul Tarihçesi (1898), Musavver Rehber-i Seyyahin Bursa ve Civarı (1903), Abdülkadir'in Bursa Tarihi Kı­lavuzu (1911) gibi eserlerin ilk örneklerini oluşturdukları kent rehberlerinin yayımlan­masını doğurmuştur. Kent tarihleri biçimin­de hazırlanan çalışmaların sayısında özellik­le cumhuriyete geçişle bir artış gözlenmiştir. Bunda Halkevlerinin önemli bir rolü vardır. Yayımladıkları dergilerde faaliyet gösterdik­leri bölge ve yerleşim yerlerinin tarihine iliş­kin yazılar ve kitaplarla önemli bir rol üstlenmişlerdir. Manisa Halkevi'nin yayımla­mış olduğu, Çağatay Uluçay ve İbrahim Gökçen'in birlikte hazırlamış oldukları Manisa Tarihine Genel Bir Bakış (İstanbul, 1939), yine Çağatay Uluçay'ın XVII. Asırda Saruhan'da Eşkıyalık ve Halk Hareketleri (İstanbul, 1944) eserleri Halkevlerinin yayımlamış olduğu pek çok bölge ve kent tarihi çalışması içinde en fazla ses getirenler olmuştur. Harf Devrimi'nden sonra 1955 yılına gelinceye dek, Türkiye'de bölge ya da kent tarihleri düze­yinde yapılan incelemelerin yaklaşık olarak 300 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Türkiye Tarih Yayınları Bibliyografyasına (1729-1955) göre, bunların büyük bir bölü­mü İstanbul (40), İzmir (29), Bursa (17), Kon­ya (14), Ankara (10) gibi kentlere ilişkin ya­yınlardan oluşmaktadır.

"Bursa Leyli Rüşdiye-i Askeriyesi Tarih ve Coğrafya Hocası Süvari Mülazimi Abdülkadir", Bursa Tarihi Kılavuzu (1911) isimli ese­rinin girişinde bir bakıma tarih anlayışını ser­giliyor.

"Başlangıç:

Benden önce de bu yolu kovalayanlar olmuş: "Güldeste-i Riyâz-ı- İrfan" adlı kitabı yazan Mo­ra Yenişehirli Beliğ -durağı cennet olsun- çok uğ­raşmış, yorulmuş ama sözlerini en eski kafalara göre düzmüş.

"Mirât-ı Burusa"yı yazan Hasan Tâib, hiç işe yaramayacak şeylere çok yapraklar açmış da asıl lâzım olan yerde söz söylemekden kaçmış.

Beliğ; o zamane inşasıyla yapraklar doldurul­muş ama sözlerine delil koşmamış.

Hasan Tâib; dünki taşları okumağa üşenmiş de, beşyüz yıllık yazılara göz yummuş.

Ben bu iki kitabdan da bir iki şey aldım, al­dım ama onlara bir kere de yerlerinde gözümle görmeden inanamadım.

Bu yazıları okuyanlar kendileri görmüş gibi inansınlar, çünki yazan gözü ile görmeden, eli ile dokunmadan hiç bir şeye inanmamış ve en küçük bir bilgi için günlerini, haftalarını, aylarım esir­gememişdir..

İşiddiklerini yazarken de "şundan duydum, bundan aldım" diyerek gösterüb kitabına koymuşdur.

Bu sözleri okuyunca; yazanı "kendini pek be­ğenmiş" diye ayıblamağa kalkan olursa aldanır, çünki yazan yanlışlarını söylüyor, eksiği çok olduğını da saklamıyor.

Evet! Benden önce yazanlarınki gibi bu kitab da daha sonra yazılacaklara göre eksikdir. Bunı tamamlamak yeni türeyecek gençlerin borcudur. İşte onun için bu kitabın adına "Bursa Tarihi" demekden ise "Bursa Tarihi Kılavuzu" demeği daha doğru buldum".

Mustafa Kemal kuşağının çağdaş aydını Teğmen Abdülkadir Bey, tarihçi olmaması­na karşın yerel tarihte kullandığı bilginin ne denli dikkatle toplanması gerektiği bilincini taşıdığını gösteriyor. Bu düşünceye sahip yerel tarihçiler kent tarihi çalışmaları kapsa­mında değerli eserler üretmişlerdir. Örne­ğin, Bursa bağlamında, Kâzım Baykal ve Yıl­maz Akkılıç, inceledikleri dönemin genel dü­zenini ve kentin belleğini yorumlayabilmişler, kaynakları eleştirerek doğru bilgilere ula­şabilmişlerdir.

Özellikle son on beş yılda yerel tarih ya­zmında nitelik ve nicelik bakımından bir ge­lişme ve çeşitlenme olmuştur. Kentlere ve yerel olana ilişkin ansiklopediler, çok kap­samlı güldestelerle çok sayıda ve farklı nite­likte monografiler yayımlanmıştır. Bu ilgi yoğunlaşması beraberinde kent tarihlerinin yazılması gerektiği konusundaki daha ku­ramsal çalışmaların da ortaya çıkmasına ne­den olmuştur.

Kent tarihi yazıcısı, tarihini yazdığı ken­ti, hem genel bir kent kategorisi içine yerleş­tirmek, hem de tarihsel oluşumu içinde öz­günlüğünü ortaya çıkarmak durumundadır.

Yerel tarih/kent tarihi araştırmalarında "mekân" vazgeçilmez bir konudur. Mekânı oluşturan öğeler ve o mekânın zaman içeri­sindeki gelişimi yaşanan geçmişin parçalarıdır. Bir başka deyişle, bu öğeler kentin bel­leğidir. Kentler, yapılar ve o yapılarla bir bü­tün oluşturan sokaklar, meydanlar gibi kentsel öğelerden oluşur. Yapılar, yaşamın mekâ­na yansıyan somut belgeleridir. O coğrafya­da yaşayan toplulukların yaşam biçimleri, gelenekleri, alışkanlıkları, ilişkileri, tasarım­ları, içinde yaşadıkları mekânların analiziy­le açığa çıkmaktadır.

Sicil ve vakıf kayıtları, seyahatnameler gi­bi özgün kaynaklardan yararlanılarak ince­lenen mimarlık yapıtları, yerel tarihin sade­ce mekânsal yüzünü değil, sosyo-ekonomik ve kültürel boyutunu da aydınlatır.

"Belli insanların belli bir zamanda ve yer­deki bilinen hikâyesi" olarak tanımlanan ye­rel tarih, artık üniversitelerin tarih programlarına da girmiştir. Yerel tarih sadece mikro düzey ile ilgilenmez, genel tarihin global ve evrensel ölçekte yaşanan olay ve olgularının sonuçlarının değerlendirilmesine de katkı sağlar. İnsanlığın yaşadığı tarihsel serüve­nin en yakın noktasından başlayarak izlen­mesi gerektiği düşüncesi, yerel tarihi incele­me ve öğrenme isteğinin bir açıklaması ola­bilir.

Yerel tarih yazımında kaynaklarla ilgili sorunlar başlıca iki grupta toplanabilir:

1-) Doğrudan kaynaklara ilişkin sorunlar (belgelerin belirli bir dönemde yığılması ve­ya azalması, zamana ve mekâna göre değiş­mesi gibi.)

2-) Kaynak bilgisine ve kullanımına iliş­kin sorunlar (belge türlerini çözümleyebilme, belgeye ulaşabilme, kalıtsal materyalin kullanımı, karşılaştırma gibi.)

Yerel tarih yazımının en çok uygulanan biçimi, kent tarihi yazımıdır. Bir parça kentlilik bilincini de gerektiren bu tür tarih yazı­mı, Türkiye'de oldukça geç başlamıştır. Kent, kimliğini sadece kendi fiziksel sınırları ile betimleyemez. Kente kent olma, farklı olma ve­ya benzer olma özelliklerini kentin alt coğ­rafyası veya üst coğrafyası verir. Kent tari­hi yazımında farklı dönemleri açıklamaya çalışan farklı kuramlar vardır.

Kent müzeleri

Kültürel tarih, büyük kişiliklerden çok sı­radan insanlarla, istisnai olaylardan çok gün­delik yaşamla, üst kültürden çok kitle kültürüyle ilgileniyor. Bu bağlamda, yerel gerçek­ler halkın bunları algılayışları ve kültürel ka­lıtım tarihin çalışma alanına girmiş durum­da. Çağdaş müzeler de bu yaklaşımla kuru­luyor. Müzeler ve sergiler, kültürel etkileşi­min mekâna dayalı bir bileşeni olarak tanım­lanabilir.

Arkeolojik, antropolojik ve etnografik ma­teryalin betimlediği kültürel miras, tarihsel süreçlerde, küçük toplumların ürünü olarak çıkmıştır. Farklı kültürler arasındaki etkile­şim ve eşleşme ile, siyasi ve coğrafi birlikte­lik ulusal kültürü yaratmıştır.

Müzeler, sosyal tarihin olduğu kadar, si­yasi ve ekonomik tarihin izlerinin de toplan­dığı, derlendiği, değerlendirildiği ye geniş kitlelere sunulduğu mekânlardır. İçeriğini oluşturan koleksiyonlarıyla yerellik, ulusal­lık ve küresellik denkleminde tarihin somut anlatımının sunulduğu yerlerdir. Müzenin mekânsal yapısı içinde, eğitim amaçlı görsel malzemeler, bilginin çıkış noktasını oluştu­ran nesneler ve ulusların bilimsel ve mede­ni seviyelerini gösteren objeler yer alır. Gü­zel sanatların bir alt dalı olarak müze, aynı zamanda halkın estetik seviyesinin yüksel­tilmesine katkıda bulunmaktadır. Ancak bu noktada vazgeçilmeyecek bir ilkeyi dikkate almak gerekir. Müzedeki mekânsal düzen­lemeler ile sabit ve geçici sergiler anlamlı bir akademik düzey gerektirmektedir. Bu yüz­den ancak özerk bir müze, geçmiş başarı ve hataların bugüne etkisini nesnel bir yakla­şımla sunabilir. Müzeler için bilimsel man­tık ve bilimsel özerklik en temel koşuldur.

Müzelerde, tarihi yorumlamak, birçok zorluğu da beraberinde getirir. 1988'de açı­lan Kanada Quebeck Uygarlık Müzesi, bir yandan tematik geçici sergiler sunarken, Quebeck tarihi üzerinde yoğunlaşan "Hatıra­lar" başlıklı sürekli sergiyi de barındırıyor­du. Yaklaşık 500 000 kişilik bir nüfusa hitap eden kentin müzesi, açıldığından beri, yılda ortalama 700 000 den fazla ziyaretçi kabul et­mektedir. Kazanılan bu başarıda, program­lama ve dinamik müzecilik yöntemlerinin kullanılmasının ve hedef kitlenin geliştirile­rek müze müdavimleri yaratılmasının payı olmuştur.

Amerika Birleşik Devletleri'ndeki müze­lere yeni izleyiciler çekmek üzere yoğun çaba harcanıyor. Geçtiğimiz birkaç yıl içinde ABD'de, birçok eyalet ve bölgesel tarih mü­zesi geniş kapsamlı sergiler ile eyaletlerin ve­ya bölgelerin tarihlerini anlatan sergiler aç­tılar. Bu etkinlikler oldukça zor hazırlık sü­reçleri ile başarıldı. Farklı sergileme yakla­şımları, farklı içerikte amaçlar, kişilerin öğ­renme süreçleri dikkate alındı. Tüm bunlar ziyaretçi araştırmaları verilerine dayandırılarak şekillendirildi. Hazırlık aşamasında şu sorulara yanıt arandı: Tarih müzelerimi­ze kimleri çekmeye (kimleri buralarda eğit­meye) çalışıyoruz? Tarih müzeleri ne öğret­meyi hedefler? Mesajımızı hangi yolla ve ne­rede yerine ulaştırabiliriz?

Bilgi toplumunda ortaya çıkan ekonomik ve demografik değişimler ile, toplumsal ta­rih anlayışındaki gelişmeler müzelerin yo­rumlanmasına farklı boyutlar getiriyor. Kent adına yapılacak pahalı bir yatırım olan bu düzenleme sorumluluk taşıyan titiz, ciddi ve şeffaf bir hazırlığın ürünü olmalıdır.

Çağdaş kent müzesi kurulurken, önce bu kurumun işlevi sorgulanır.

Kimlere ve ne şekilde hizmet etmelidir?

Müzenin sahibi kim(ler)dir?

Müzeyi kim kontrol edecektir? Kim dü­zenleyecektir? Senaryo yazılırken hangi bi­limsel disiplinlerden nasıl bir yardım isten­miştir?

Müzenin izleyici kitlesine karşı sorumlu­luğu nedir?

Kent müzeleri basit teşhir mekânları de­ğildir. Bu anlayışla derlenen koleksiyonlar günümüz hakkında hemen hiçbir şey söyle­memekte, etnografik materyal sanki zaman aniden durmuş gibi çok kötü belgelenmek­tedir. Bu sorunları aşmak, pahalı bir yatırım olan müzeleri pragmatik ve işlevsel bir hale getirmek için, artık "müze pedagojisinden yararlanılıyor. Çağdaş eğitim ve öğretimde toplumsal kaynakların ve alanların aynı za­manda yaşamın bir parçası olarak kullanıl­masına öncelik verilmektedir. Bu bağlamda, yaşantılara dayalı çok yönlü öğrenme ve ya­şam alanları olarak, müzelerin etkin kullanı­mını içeren müze pedagojisi ortaya çıkmış­tır. Müze, içinde yer aldığı toplumun bir ürü­nü olarak, o toplumun ekonomik, sosyal ve politik yönden gelişmesi için önemli bir ro­le sahiptir. Müze pedagojisi, bir toplumun kendi kimliğini geliştirmesi ve hızlı değiş­melere ayak uydurmasında kültürün önemi­ni ortaya çıkarmaktadır. Müze pedagojisi, in­sanlar arası iletişimi ve etkileşimi geliştirici bir alan olarak, müze ve galerinin, her yaş insan için ideal bir öğrenme ortamı olması­nı öngörür. Müze pedagojisi şu amaçlan ger­çekleştirmek ister:

*Kendi kültürünü ve farklı kültürleri çok yönlü ve hoşgörülü bir yaklaşımla tanımak.

*Benzerlik ve farklılıkları anlama ve kül­türler arası anlayış ve empati geliştirmek.

*Eğitimin kalitesini arttırmak.

*Çevreyi ve kültürel varlıkları koruma bilincini etkili bir biçimde geliştirmek.

*Müzeleri işlevsel olarak kullanmak ve arkeoloji, sanat tarihi gibi alanlarda yetişmiş elemanların kaliteli hizmet verecek biçimde istihdam edilmesi için olanaklar yaratmak.

Müzeler, bireyin yaşantılara dayalı ola­rak aktif öğrenmesini, kişisel ve sosyal yön­den gelişmesini sağlayıcı bir ortam sunarlar. Bu bağlamda, müze pedagojisi, toplumsal kaynakları, bireyleri, eğitim gibi diğer ilgili kurumları, öğretmeni ve öğrenciyi bir araya getiren bir alandır.

Tarih müzelerinin, bilim ve çocuk bölüm­lerini tercih eden ziyaretçileri, genellikle ai­lelerden oluşuyor. Bu durum dikkate alına­rak, başka müzelerdeki ziyaretçi ailelere ta­sarı halindeki planların çizimleri gösterile­rek görüşleri alınmaktadır. Görüşülen kişi­lerin tepkileri kayda geçirilip, serginin son yapısında değişiklikler yapılıyor. Ziyaretle­ri sırasında aileleri bağlayabilmek amacıyla -atölyeler ve kısa tiyatro oyunları gibi- yeni türler ekleniyor.

Kent müzesi, kentsel yaşam kalitesini yükseltmede olumlu bir rol oynamalı, top­lumsal ve eğitimsel olarak dezavantajlı kit­leleri kazanmakta kararlı olmalıdır. Bunu hal­kın gündelik yaşamı ile uyuşan konuların üzerinde durarak, kentteki sosyal, dinsel, ırk­sal ve etnik kesimlerin ortak özlemlerine ce­vap vererek yapabilir.

Peki bu nasıl başarılabilir?

*Geçmişe saygı yaratılmalıdır. Bu bağ­lamda ortak tarih ve paylaşılan gelenekler­den yola çıkıp bir mekâna ait olma duygusu oluşturulabilir.

*İnsanları; birey, aile ve topluluk yaşamlarını etkileyecek sosyo-ekonomik gelişme­lerden haberdar edecek düzenlemeler yapı­labilir.

*Henüz kentleşmemiş kesimi bugünün kent yaşamına katma ve geleceklerine yöne­lik güvenceler verme bağlamında onlarla ile­tişim kurulabilir.

Kent müzeleri müzeci ve müze pedago­jisi uzmanlarının katkıları ile en baştan etki­leşim olgusunu gözden geçirmelidir. Etkile­şim bir müzeyi canlı kılacak ve ziyaretçi il­gisini sağlayacak bir araçtır. Fakat, etkileşi­mi sağlamak için mutlaka ileri teknoloji kul­lanmak gerekli değildir. Teknoloji, yalnızca teknoloji kullanmış olmak için değil, amaca hizmet edecek bir araç olarak kullanılmalı­dır. Amaca, ziyaretçinin harekete geçirdiği teknolojilerle, yaratıcı bir biçimde ulaşılabi­lir.

Eğer bir sergi, sıradan insanların en basit sorunlarına dahi cevap veremiyorsa, kendile­rini aptal gibi hissetmelerine ve dolayısıyla kaçmalarına neden oluyorsa, kitlesine karşı kabul edilmez bir kayıtsızlık içinde demek­tir.

Öğretmenler birincil hedef kitledir, çün­kü arkalarında öğrencileri sürüklerler. Mü­ze deneyimlerinin yaygınlaştırılmasında öğ­retmenlerin önemli rolü vardır. Eğitim amaç­lı rehberli turlar ve yayınlardan başka, mü­zeler eğitime yönelik atölye çalışmaları da düzenleyebilir.

"Müze" terimi çağın hızına ayak uydu­ran dinamik bir bütünlük olarak tanımlan­maktadır. Müze sadece, elinde bulunan ko­leksiyonu durağan bir biçimde sergileyen bir kurum değil, aynı zamanda araştırmalara yö­nelik bir veri tabam oluşturan ve çeşitli ko­nularda geçici sergiler düzenleyen bir mer­kez de olmalıdır.

Artık müze, fikirlerin buluştuğu, görüş alışverişinin yapıldığı bir pazaryeri, bir fo­rum işlevini de üstlenmektedir. Modern kent müzeleri aynı zamanda, tekil fikirlerin ser­gilendiği bir mekân olmaktan çok, öğretme­nin, tartışma ve söylem yoluyla gerçekleşti­rildiği bir akademi niteliğini kazanmıştır.

Londra Müzesi için önce, Londralıların kendi kentlerine ilişkin kaydedilmiş algıları, deneyimleri ve yabancıların bu kente ve orada yaşayanlara ilişkin algılan derlenmiştir. Bu materyalin toplanması ve yorumlan­ması malzeme sınıflarına (yani dekoratif sa­natlar, giyim, resimler gibi) göre değil, dö­nemlere göre yapılmıştır.

Yaratılan mekân içinde, kentin ve halkın tarihini bütün çeşitliliği içinde herkes için an­laşılır hale getirmek istenmiştir. Bu bağlam­da aşağıdaki amaçlar öngörülmüştür:

*Ziyaretçiden araştırmacıya kadar mü­zeyi kullanan herkesin basitçe anlayabilme­sini sağlamak için geçmişi aydınlatmak.

*Mümkün olduğu kadar çok ve çeşitli ki­şinin ihtiyaçlarını karşılayarak hizmetlerin­den yararlandırmak.

*Kültürel çeşitlilik gösteren bir kentte, her biri bugünkü Londra'nın kimliğinde de­ğerli bir parça teşkil eden birçok tarih oldu­ğunu kabul etmek.

*Öğrenme, eğlenme ve düşünme olanak­larını artırmak.

*Londra'yı dünyanın diğer önemli kent­leri ile ilişkilendirmek.

Kent Müzeleri'ne ilişkin farklı disiplinle­rin ürettiği en son bilimsel bilgileri ve dene­yimleri içeren yukarıda belirtilen hususlar­dan şu sonuçları çıkarabiliriz:

1-Türkiye'de kent müzesi için tarihi bi­naların tahsisini sağlamak ve restorasyon için gerekli parasal kaynağı bulmak, kültür ve ta­rih adına çok önemli, övgüye değer bir ba­şarıdır.

2-Ancak, bu noktadan sonra, kent müze­sinin restorasyon hazırlığı ve iç donanımı bağlamında, bilgi çağının gereklerine göre davranılmalıdır. Kent müzesi deneyimli bir müzeci, müze pedagojisi uzmanı bir eğitim­ci ve tarihsel materyali yorumlayacak bir aka­demisyen tarihçi olmadan çağdaş bir kent müzesini oluşturmak mümkün değildir.

Kentle ilgili her konuda, medyadan, sivil toplum örgütlerinden ve kamusal kurumlar­dan; doğulu-sübjektif yaklaşımlar yerine, bil­gi çağının geleceği görmeyi gerektiren anla­yışım takınmalarını bekliyoruz.

KAYNAKÇA

Abdülkadir, Bursa Tarihi Kılavuzu, Bursa Vilayet Matbaası, 1327.

Aykut Göçer, "Ulusal Bilim ve Teknoloji Politikası Üstüne", Toplum ve Bilim, Sayı: 77, İstanbul, 1998, s. 174-195.

David E. Kyvig, Myron A. Marty, Nearby History: Exploring the Past Around You, Wal-nut Creek, Altamira Press, 1996.

Derek Gjertsen, Science and Philosophy, Past and Present, Penguin Books Ltd. 1989.

Doğan Özlem, Siyaset, Bilim ve Tarih Bi­linci, İnkılap Yayınları, İstanbul, 1999.

Edward Hallett Carr, Tarih Nedir?, çev. Misket Gizem Gürtürk, 3. baskı, İletişim Yay., İstanbul, 1991.

George Iggers, Bilimsel Nesnellikten Post-modemizme Yirminci Yüzyılda Tarih Yazımı, çev. Gül Çağalı, Tarih Vakfı Yurt Yay., İstanbul, 2000.

İlhan Tekeli, Tarih Yazımı Üzerine Düşün­mek, Dost Kitabevi, Ankara, 1998.

İoanna Kuçuradi, Uludağ Konuşmaları, Öz­gürlük Ahlâk Kültür Kavramları, Türkiye Fel­sefe Kurumu, Ankara 1994.

Keith Jenkins, Tarihi Yeniden Düşünmek, çev. Bahadır Sina Şener, Dost Kitabevi, An­kara, 1997.

Kent, Toplum, Müze, Deneyimler-Katkılar, ed. Burçak Madran, Tarih Vakfı Yay, İstan­bul, 2001.

Martin Heidegger, Bilim Üzerine İki Ders, çev. Hakkı Hünler, Paradigma Yayınlan, İs­tanbul, 1998.

Nur Serter, 21. Yüzyıla Doğru İnsan Mer­kezli Eğitim, Sarmal Yayınevi, İstanbul, 1997

Seçil Alkış, İlköğretimde Tarihi Çevre Eğitimi, U.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, dan.Y Oğuzoğlu, Bursa 2002.

Tarih Vakfı Uluslararası Tarih Kongresi "Tarih Yazımı ve Müzecilikte Yeni Yaklaşımlar: Küreselleşme ve Yerelleşme" Bildiri Özetleri-9/11 Aralık 1999, İ.T.Ü. Maçka Sosyal Tesisleri, İs­tanbul.

Yorum Yaz